Yazı Detayı
31 Ağustos 2015 - Pazartesi 13:43
 
SİVİL DARBE GİRİŞİMİ DERİN KOMPLO
Prof. Dr. Kamil GÜNGÖR
gungor72@hotmail.com
 
 

Darbe 20. yüzyılın başında "oluşturulmuş" ülkelerin rutini... Sanayi devriminin başladığı 1700'lü yıllarda başlayan sömürge anlayışı halen devam ediyor ve Bu ülkeler de bu sürecin "kölesi..." O günden bu güne fark eden şey sadece sömürgeciliğin ve köleliğin şekli... O dönemde doğrudan orduyla işgal edilen ve kaynaklarına el konulup halkı köleleştirilen ülkeler 20. yüz yılla birlikte değişime uğradı. Zira halk tezgahı anlamış ve ayaklanmıştı. Ama bazen aradan 200 yıl geçtiği olmuştu. Pabucun pahalı olduğunu gören müstemlekeciler ordularını bu ülkelerden çektiler ve yerlerine müstemleke esnasında yetiştirdikleri "adamlarını" yerleştirdiler. Bunlar görünüşte o memleketin insanları idi. Her birini başka bir yöntemle hem de kendilerine karşı "kahraman" ilan ettiler. Doğrudan işgal edemedikleri veya etmeyi ekonomik bulmadıkları kimi ülkelerde de eski yönetimi iç işbirlikçilerin yardımıyla uzaklaştırdılar.

Yapılan gizli anlaşmalarla bu ülkelere şartlı ve kısıtlı bir "bağımsızlık" verdiler. Aslında bu, görüntüden başka bir şey değildi. Zira her ihtimale karşı iki tedbiri elden bırakmadılar: Bunlardan birisi küçük parçalara ayırdıkları bütün ülkelerin bir deniz sınırı olmasını önemsediler. Ola ki hesap dışı bir durum meydana gelirse müdahalenin kolay olmasını istediler. Irak örneğinde olduğu gibi... Yine aynı ihtimale karşı içeride yetiştirdikleri işbirlikçiler vasıtasıyla halkı sürekli baskı altında tuttular ve "hadlerini aştıklarında" yine içerideki "askerleri" vasıtasıyla te'dip ettiler. Bunun adı da darbedir. İşlerini kimi zaman kendilerine göbekten bağlı diktatörler vasıtasıyla yürüttüler. Bir çok Arap ülkesinde olduğu gibi... Kimi zaman da görünüşte var olan bir demokrasiyle, o ülkenin önceden ele geçirdikleri medya organları vasıtasıyla manipule ettikleri seçimlerle yönetimleri yine "adamlarına" teslim ettiler. Bir çok dönemde Türkiye'de olduğu gibi...

Bazen hesapları tutmadı da tabii… Adamlarının boğazına kadar yolsuzluğa battığı dönemlerde "illallah" diyen halk her şeyi göze alarak kendilerine daha yakın kişileri başa getirdiler. Halkı sakinleştirmek için kimi zaman da buna mecbur kaldılar. Ama durumu kompanse edecek müesseseler her ihtimale karşı hazır ve nazır bekletiliyordu. Eğer ola ki bu hükümetler sadece iktidar olmak değil aynı zamanda "muktedir" de olmak isterse gereğini yapmaktan da kaçınmadılar. Menderes ve Özal'da olduğu gibi...

Ön alma girişimlerini de elden bırakmadılar. Ele geçirdikleri diğer bir kurum olan yargı vasıtasıyla toplumsal tabanı "tehlike arz eden" partileri bir çırpıda kapatı-kapatıverdiler. O ülkede açılmış olan derin yaraların herhangi bir önemi yok elbette. Köleler bedel ödemeye mahkum doğal olarak... Kendileri ve kontrol ettikleri ülkelerdeki ağababaları "küçük bir mutlu azınlık" (oligarşik düzen) oluştururken, geniş halk kitlelerinin tepesinden demoklesin kılıcını indirmediler. Ne zaman seslerini yükseltseler tepelerine vuruldu ve hadleri bildirildi.

Eğer konu kurumsallaşmışsa ülkedeki işbirlikçiler, ki bunlar genellikle medya ve görünüşteki sivil toplum örgütleriydi, (28 Şubat Sürecindeki beşli çete gibi), derhal harekete geçirildi ve önceden oluşturulmuş korku paranoyası etkinleştirildi... İrtica tehdidi gibi... Eğer bunlar da yeterli gelmezse son çare olarak askeri devreye koydular ve darbeyi indirdiler... Gerisi kolay tabi, göstermelik yargılarsınız, arkasından da idam edersiniz olur biter. Kimsenin de gıkı çıkamaz. Askerleri de kurtarıcı kahraman ilan ettikten sonra halk bir on yıl kendine gelemez hale dönüştürülür. O yüzden on yıllık aralıklarla bu darbenin vurulması adeta "teamül" halini almıştır.

Tabii darbeler de zaman içerisinde ihtiyaca göre şekil değiştirdi. Zira her seferinde aynı yöntemi kullanmak deşifre ediyordu darbecileri... Halk nezdindeki derin tepki önü alınmaz sonuçları beraberinde getirebilirdi. Bunun örneği de yok değildi hani... Düşünsenize 1960 darbesinin bir benzeri olan 1980 darbesinden sonra gelen hükümeti bertaraf etmek ağır maliyetlere yol açmıştı, ama başarmışlardı. İtibarsızlaştırılan lider en sonunda özel yöntemlerle ortadan kaldırılmıştı. Hem de tereyağından kıl çeker gibi. 20 sene kimsenin ruhu bile duymadı. 20 sene sonraki çabalar da Türkiye'nin derin gündemi kurban edilmişti.

Ama dönemin izleri de kalmadı değil. Zira artık "surda bir gedik açılmıştı" Kahpe rüzgarın ne taraftan estiğinin bir önemi kalmamıştı. Cin şişeden çıkmıştı. "Elebaşının" işini bitirmişlerdi ama mirasçıları halk tabanında darbecilere ve onun ağababalarına korku salmaya başlamıştı. Artık dünya iki kutuplu olmaktan da çıkmıştı. Ellerindeki en önemli koz "komünizm" tarihin tozlu sayfaları arasındaki yerini almıştı. Anadolu insanı şehirlere göçmüş, üniversiteler okumuş, belediyeler vasıtasıyla da olsa devlet tecrübesi edinmeye başlamıştı... "Elebaşı" dünyadaki değişimi gerekçe göstererek basındaki devlet tekelini kaldırmış, amatörce başlayan radyo televizyon yayınları uydulara kadar çıkmıştı. Bu yüzden "ona" karşı çok kızgındılar. Dünyadaki değişim ve bilinçlenen halk artık darbenin bilindik yöntemle yapılmasına izin vermiyordu. Yeni bir kılıf bulmak gerekiyordu. Dünya değişirken onlar hep aynı kalacak değillerdi ya... Ve bunu da yaptılar... Yeni darbenin adı 28 Şubat Post modern darbesi idi... Öyle ya boş yere hazırlamamışlardı onca yıl müesseseleri... Bu günler için lazımdı ve el birliğiyle bir "tehlike" daha bertaraf edilmişti.

Edilmişti edilmesine ama boğazına kadar yolsuzluğa batmış olan darbeciler malı götürürken küt diye hiç tahmin etmedikleri kocaman bir doğal felaket kafalarına taş gibi düştü. Hatta bir rivayete göre dışarıdaki işbirlikçilerle birlikte post modern darbenin kutlamasını yaparken deniz üssünde; olacak ya "tesadüfen" depremin merkezi tam da onların kutlama yaptıkları yerdi. Yabancı ağa-babalarla yerli işbirlikçiler birlikte toprağın ve kabaran denizin altında kalarak yerle yeksan olmuşlardı. Tesadüf işte...

Deprem ne kelime... daha büyük bir felaket bekliyordu darbeci ve sivil işbirlikçilerini... 28 Şubat sürecinde işledikleri haltlar yavaş yavaş "meyvesini" vermeye başlamıştı. Kurulan paravan bankalar tek tek batmaya başlamış, başbakanla cumhurbaşkanı kanlı bıçaklı olmuştu. 28 Şubat süreci sonrası dış güçlerin kontrolündeki basının pompalaması sonucu; artık bütün ümidini yitirmiş bir parti ABD’nin idam edilmemek kaydıyla teslim etmesiyle birlikte puzzle tamamlanmış ve yeni bir hükümet teşkil edilmişti. Yine başarmışlardı.

Kafasına vurulan halk artık köylerinden çıkmış, ben de varım demişti. Artık mızrak çuvala sığmıyordu. Hakim güçlerin bir taviz daha vermeleri gerekiyordu. Eğer barajın önünü açmazlarsa durum çok fena olacaktı. Tabandan gelen baskıyı "zaman kazanmak için" göğüslemek zorunda kaldılar. Amerika'dan ithal ettikleri ve o zamana kadar adı duyulmamış "ekonomist" ülkeyi IMF'ye bağlayıp, nefes almasına yardımcı olduysa da aralarındaki kavganın ayyuka çıkması ve koalisyon ortaklarından birinin ayağını kaydırma planı, daha ömrünün yarısından biraz fazlasını tamamlamışken seçime gitme mecburiyeti doğurdu.

Alttan alta gelişen halk hareketi partileşmişti bile... Belki tahmin etmiyorlardı ama, 2.5 yıl sonraki seçime katılmak üzere oluşturulan parti, kendisini daha bir yaşını doldurmadan seçim sathı mahallinde buldu. Kim bilir, erken seçim belki de "sezinledikleri tehlikeyi" bertaraf etmeye dönüktü. (Komplo teorisinin havalarda uçuştuğu zamanda bir tane de bizden olsun). Ne kadar uğraştılarsa olmadı. Halk tasfiye etmişti darbecileri ve darbe sonrası oluşan sanal politikacıları... Ama bedelin bu kadar ağır olacağını tahmin edemediler. Yine eski yöntemlerle ön alacaklarını, halkı sindireceklerini düşündüler. Çok değil seçimden altı ay sonra da darbe planları yapmaya başlamışlardı. Ama halk bir daha aynı delikten ısırılma niyetinde değildi.

Darbe planları bir tarafa, eski alışkanlıklarından diğer birini daha devreye soktular. Bu en tehlikeli ve kuvvetli darbe olacaktı.: Parti kapatma davası... Hep onlar önlem alacak değildi ya... Bu sefer de Anadolu çocukları önlem almıştı. Darbecilerin bu klasik ayak oyununu bilen Anadolu insanının Meclisteki çoğunluğu, anayasayı değiştirerek işbirlikçilerin "kılıfına uydurulmuş" yeni darbe planını suya düşürdüler.En büyük tehlike atlatılmıştı. Eş zamanlı olarak başlatılan darbe soruşturmalarıyla psikolojik üstünlük Anadolu çocuklarının eline geçmişti. Artık darbeciler kendilerini kurtarma derdine girmişti. Bir bir ortaya konan kirli planlar hepsinin kodese konmasıyla sonuçlanmıştı. Bunu hiç hesap etmemişlerdi. Öyle ya onlar bu ülkenin kurucusu ve sahibiydi. Her kim gelirse gelsin onların iktidarından eksilen bir şey yoktu. Ama bu sefer böyle olmadı. Kefeniyle gelen Anadolu çocukları pek gözü pek çıkmıştı. İçeriden de gelen dışarıdan da gelen "höt" seslerine aldırış etmedikleri gibi kulaklarından tuttukları gibi demir parmaklıkların arkasına gün saymak üzere paketlenmişlerdi.

Dünya kamuoyu önünde popülaritesi artan bir Türkiye, ekonomik olarak da "mucizeler" oluşturunca, her seçimde artan desteğiyle Anadolu çocuklarının kurduğu parti % 50'lere dayanmıştı. Türkiye'nin el pençe duran liderleri bir tarafa Kasımpaşalı bütün dünya kamuoyu önünde, her şeyini bölgede Türkiye'ye borçlu olan İsrail'in Cumhurbaşkanını paylamış, muhataplar gıkını bile çıkaramamıştı. Öç almaya dönük sonraki süreçteki ataklarından dolayı da üstelik özür dileyip tazminat ödemek zorunda kalmışlardı.

Artık onlar da anlamıştı ki, yeni ve tamamen farklı bir yöntem bulmaları gerekiyordu. Stepnede beklettikleri ne güneydi. Öyle ya boş yere mi büyütüp beslemişlerdi bu güne kadar. Yıllarca yedekte beklettikleri "ılımlı, barışçı, dünyaya açılmış ve diyaloğa açık İslam anlayışını" halk planlarını anlayıp, boşa çıkarınca devreye koymanın zamanının geldiğini anlamışlardı. Yiğit Anadolu halkı bu sefer sadece adı değil yaşantısı da "onlardan" gözüken bu kişilerin kullanımına terk edilmişti. Kim bilir bunu anlayıncaya kadar kaç yıl geçecekti.

Olayın bir de siyasi boyutu var tabii. Malum "burası Türkiye..." Burada adrenalin yüksek... Neredeyse sürekli olağanüstü gündemimiz var. O kadar alıştık ki ülke gündemini sarsan büyük olaylar "vaka-i adi"den oldu. Aynen Suriye'de Irak'ta bombalı saldırılarda kırk kişi, elli kişi, altmış kişi, yüz kişi hatta "bin" kişi öldüğü haberlerini duyduğumuz gibi (Irak'ta bir Haz Ali'nin anma gününe katılan kişilere düzenlenen bombalı saldırıda bin kişi öldüğünü hatırlıyorum). Ama bir batı ülkesinde, ABD'de, İngiltere'de, Fransa'da küçük bir saldırı bile günlerce haber olabiliyor. (Hatırlar mısınız iki kişi İngiltere'de bir askeri bıçaklamış ve öldürmüştü, günlerce konuşuldu). ABD ve İsrail ölen vatandaşlarının öcünü almak için savaş açıyor. İşte Öyle bir şey...

Türkiye; üzerinde sürekli planların yapıldığı, güçlendiğinde neleri başarabileceğini geçmişte ve günümüzde ortaya koymuş "misyonlu" bir ülke... Ve Türkiye’de hükümet olunuyor ama "iktidar-muktedir" olunamıyor. Bu bütün Cumhuriyet döneminde böyle oldu. "İktidar-muktedir" olmaya çalışanlar ise bedelini ağır ödüyorlar. Yani Türkiye'de aslında iki adet "iktidar" var. Bunlardan birisi bildiğimiz iktidar, yani hükümetler... Bir diğeri ise dokunulmazlığı olan, bildiğimiz anayasa ve yasa ile bağlı olmayan "kırmızı kitaplarda" "kara kitaplarda" var olan hükümlere göre bir misyonu yerine getiren ve esasen uluslar arası bir üst kurulun yönettiği gizli hükümet yani derin devlet... Asıl söz sahibi yani "iktidar-muktedir" de bu yapı...

Bunu kim yönetiyor diyorsanız, merak etmeyin içeride de dışarıda da gönüllü işbirlikçileri var: Bu işbirlikçilerin kimisi asker, kimisi polis, kimisi iş adamı örgütü, kimisi medya patronu, kimisi siyasi parti, kimisi "sivil toplum örgütü", kimisi sağcı, kimisi solcu, kimisi yasa dışı örgüt mensubu, kimisi "sıradan saf vatandaş," kimisi milliyetçi, kimisi ulusalcı, kimisi demokrat, kimisi liberal, kimisi "muhafazakar" ve kimisi maalesef ve maalesef zaman zaman "hepimiz..." Elbette bu saydıklarımın ve daha fazlasının muhiblerinin ezici çoğunluğu olayın farkında değil... Aşkla şevkle hatta ibadet aşkıyla gecesini gündüzüne katarak, dişini tırnağına takarak, ailesini ihmal etme adına büyük bir gayretle ve "hizmet" duygusuyla çalışmaktalar.

Çoğu zaman bunlar kendi aralarında da düşmandırlar. Sadece milletten yana, bu milletin tarihi misyonunu üslenen, kazara iktidar olan ve derin devleti sorgulamak bir tarafa bir de yargılama girişimlerinde bulunduklarında, bu gruplar arasında "kirli ittifaklar" kurulabilmekte... TÜRKİYENİN SON SÜREÇTE YAŞADIĞI BU SÖYLEDİĞİMİZDEN FARKLI BİR ŞEY DEĞİL... SİVİL DARBE GİRİŞİMİ YANİ...

 
Etiketler: SİVİL, DARBE, GİRİŞİMİ, DERİN, KOMPLO, ,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
14 Ekim 2019
SESSİZ ÇIĞLIK
07 Ekim 2019
‘OKU’MA…
01 Ekim 2019
Haraç mı Azaldı Yoksa Bağımsızlık mı Arttı
23 Eylül 2019
PAYLAŞMANIN GÜCÜ
09 Eylül 2019
KÜRESEL DÜŞÜN, YEREL ÇÖZ
19 Ağustos 2019
Mücahitlikten ‘Müsaitliğe’ Giden Yol
29 Temmuz 2019
BAŞKALARININ ACISI
22 Temmuz 2019
BATI(L) MEDENİYET(İ)…
08 Temmuz 2019
KADIN ERKEĞE EŞİT Mİ OLMALI…
01 Temmuz 2019
MURSİ…
17 Haziran 2019
K.A.D.E.M.
10 Haziran 2019
İTİBAR SUİKASTI
20 Mayıs 2019
SEFERE TALİP OLMAK
13 Mayıs 2019
BÜYÜK YANILGI
08 Mayıs 2019
ÖFKE
29 Nisan 2019
SEFER…
15 Nisan 2019
SIĞ DÜŞÜNCE
08 Nisan 2019
ŞAH-MAT
01 Nisan 2019
‘OLAN’DAKİ HAYIR
25 Mart 2019
BEKAA
29 Ekim 2018
EĞİTİMDE ALGI YANILMASI
22 Ekim 2018
YUMUŞAK GÜÇ (GÖNÜL COĞRAFYAMIZ)
15 Ekim 2018
AJAN RAHİP
08 Ekim 2018
McKinsey
01 Ekim 2018
YERLİ-MİLLİ
24 Eylül 2018
KRİZ Mİ DEĞİL Mİ
17 Eylül 2018
YAHUDİLER (Küresel Haydut)
10 Eylül 2018
YAHUDİLER (Biz Bitti Demeden Bitmez)
27 Ağustos 2018
Yahudi Yerleşimciler-2
11 Ağustos 2018
DOLARIN ATEŞİ
30 Temmuz 2018
Yahudi Yerleşimciler
23 Temmuz 2018
YAMAN ÇELİŞKİ
16 Temmuz 2018
AHTAPOT
11 Haziran 2018
ALTI DEĞER
03 Haziran 2018
BÜYÜK ÜLKE REFLEKSİ
21 Mayıs 2018
SİYASET Mİ POLİTİKA MI?
15 Mayıs 2018
Piramit Medeniyeti
07 Mayıs 2018
ZOR ZAMANDA KONUŞMAK
30 Nisan 2018
Öğrenilmiş-Öğretilmiş Çaresizlik
25 Nisan 2018
BASKIN (SEÇİM)
09 Nisan 2018
BÜYÜK TEHLİKE
02 Nisan 2018
Oligarşinin Tunç Yasası
26 Mart 2018
KORKU EŞİĞİ
19 Mart 2018
Oltanın Ucundaki Solucan…
05 Mart 2018
28 ŞUBAT (İKİNCİ YAZI)
28 Şubat 2018
HESABI SORULAMAYAN 28 ŞUBAT
19 Şubat 2018
DERSHANELERİN KAPATILMASINA DAİR EKONOMİK BİR YORUM...
06 Şubat 2018
FAŞİZM – FANATİZM - 2
30 Ocak 2018
FAŞİZM - FANATİZM…
15 Ocak 2018
Medeniyet Perspektifi
08 Ocak 2018
KÖLELERİN ONURU
01 Ocak 2018
HALİNDEN MEMNUN OLAN KÖLELER-7
25 Aralık 2017
HALİNDEN MEMNUN OLAN KÖLELER-6
18 Aralık 2017
HALİNDEN MEMNUN OLAN KÖLELER-5
11 Aralık 2017
HALİNDEN MEMNUN OLAN KÖLELER - 4
04 Aralık 2017
DURUMUNDAN MEMNUN OLAN KÖLELER-3
27 Kasım 2017
DURUMUNDAN MEMNUN OLAN KÖLELER- 2
20 Kasım 2017
DURUMUNDAN MEMNUN KÖLELER
13 Kasım 2017
SUSTURULMUŞ AKADEMİK CAMİA…
06 Kasım 2017
Kapitalizmin Yok Etmekte Olduğu Aile
30 Ekim 2017
CUMHURİYETE BİR DE BÖYLE BAKIN…
23 Ekim 2017
KRAL ÇIPLAK DEMENİN ZAMANI GELDİ
02 Ekim 2017
DAHA KÖTÜ SENARYO NE OLABİLİR Kİ…
25 Eylül 2017
15 TEMMUZ BAŞARISIZ MI OLDU
18 Eylül 2017
Bir Lokma Bir Hırka mı?
11 Eylül 2017
VİZYON VE FERASET
30 Ağustos 2017
ARAKAN NERESİ…
14 Ağustos 2017
Cola...
18 Temmuz 2017
Çember Türkiye için Daralıyor mu?
03 Temmuz 2017
BAŞBAĞLAR
20 Haziran 2017
O MU BU MU?
12 Haziran 2017
KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI
05 Haziran 2017
ÖLÜM - ORUÇ
29 Mayıs 2017
AKILLI BESLENME...
22 Mayıs 2017
FANATİZM
08 Mayıs 2017
İHTİYAÇLARIMIZ SINIRSIZ MI…
24 Nisan 2017
FAİZ LOBİSİ VE SURİYELİ…
10 Nisan 2017
REFERANDUMDA SAADET PARTİSİ
02 Nisan 2017
VESAYET
27 Mart 2017
ÜÇ AYLAR GİRERKEN
20 Mart 2017
SİYASETTEKİ KAN DAVASI...
13 Mart 2017
İÇİMİZDEKİ BEYİNSİZLER...
27 Şubat 2017
AKADEMİSYEN…
20 Şubat 2017
FETÖ VE İRAN...
13 Şubat 2017
SÖZ KONJONKTÜRE GÖRE DEĞİL "HAKİKAT" OLDUĞU İÇİN SÖYLENMELİDİR
06 Şubat 2017
GÖLGE OYUNLARI
30 Ocak 2017
Bakalım Başkanlık Sisteminde Bir Sorun Var mı?
23 Ocak 2017
BANANE AMERİKADAN...
10 Ocak 2017
İRAN’IN DEĞİŞ(MEY)EN ROLÜ
02 Ocak 2017
ET ÜZERİNDE YAPILAN TAĞŞİŞLER
26 Aralık 2016
PARANTEZ
19 Aralık 2016
Şİİ HİLALİ...
05 Aralık 2016
SAMİMİYET…
28 Kasım 2016
ÖĞRETMENLER GÜNÜ…
21 Kasım 2016
BİR EĞİTİM ELEŞTİRİSİ…
14 Kasım 2016
FAŞİZM MANİFESTOSU
07 Kasım 2016
FİLMİ İZLEDİM
31 Ekim 2016
NÜKLEER ENERJİ TÜRKİYEYE NEDEN GEREKLİDİR?
24 Ekim 2016
KRAL ÇIPLAK DEMENİN ZAMANI GELMEDİ Mİ?
17 Ekim 2016
ADALET BU OLMAMALI...
10 Ekim 2016
ÇÖKEN SIFIR SORUN POLİTİKASI
03 Ekim 2016
DAEŞ…
26 Eylül 2016
BEŞTEN KÜÇÜK OLAN DÜNYA KİME HİZMET EDER
19 Eylül 2016
GÖRECEKSİNİZ ÇOK UZAK OLMAYAN BİR GELECEKTE PKK MARJİNALLEŞECEK
05 Eylül 2016
HALKIN FARKINDA(SIZ)LIĞI
29 Ağustos 2016
CELLADINA ÂŞIK OLAN ÜLKE
22 Ağustos 2016
"AZ GELİŞMİŞ ÜLKELER KENDİ ORDUSUNUNU İŞGALİ ALTINDADIR"
15 Ağustos 2016
GELİYORUM DİYEN TEHLİKE...
19 Temmuz 2016
MÜRTED
27 Nisan 2016
24 NİSAN SOYKIRIM İDDİALARIN DAİR BİR DEĞERLENDİRME
04 Nisan 2016
BİRKAÇ GÖZLEM-4
28 Mart 2016
BİR KAÇ GÖZLEM-3
21 Mart 2016
BİR KAÇ GÖZLEM (2)
14 Mart 2016
BİR KAÇ GÖZLEM…
29 Şubat 2016
BU DA BENİM GÖZÜMDEN 28 ŞUBAT
22 Şubat 2016
DEMOKRASİ- DİN PARADOKSU
08 Şubat 2016
JÜRİSTOKRASİ
01 Şubat 2016
NASIL BİR ÜNİVERSİTE (DEĞİŞİM İHTİYACI)
18 Ocak 2016
TÜRKİYE’NİN NÜKLEER ENERJİ İHTİYACI
04 Ocak 2016
MONŞER DİPLOMASİSİ
21 Aralık 2015
BAŞKANLIK
14 Aralık 2015
RUSYA KRİZİ
02 Kasım 2015
1 KASIM
26 Ekim 2015
MUTLULUK YOLU
19 Ekim 2015
SEÇİME ENDEKSLİ PSİKOLOJİK HAREKÂT (II)
12 Ekim 2015
SEÇİME ENDEKSLİ PSİKOLOJİK HAREKAT
21 Eylül 2015
PKK TERÖRÜ VE SEÇİMLER
17 Ağustos 2015
KAVRAMSAL YABANCILAŞMA
10 Ağustos 2015
DEMOKRASİ DİNİMİZ OLMAMALI
27 Temmuz 2015
HUKUK GARABETİ
05 Temmuz 2015
BAŞBAĞLAR
22 Haziran 2015
BİR SEÇİMİN ARDINDAN
08 Haziran 2015
SEÇİM ANALİZ
01 Haziran 2015
SEÇİM
18 Mayıs 2015
GENOCIDE-V (HÜKÜMETİN SOYKIRIM AÇIKLAMASI)
05 Mayıs 2015
GENOCIDE-IV (HÜKÜMETİN ÇIKIŞI)
27 Nisan 2015
GENOCIDE-III (GERÇEKTE NE OLDU)
20 Nisan 2015
GENOCIDE II (24 NİSAN)
30 Mart 2015
GENOCIDE (SOYKIRIM)
09 Mart 2015
NASIL BİR ÜNİVERSİTE IV (YÖNETİŞİM-ÖZERKLİK)
02 Mart 2015
NASIL BİR ÜNİVERSİTE-III (GOVERNANCE-YÖNETİŞİM)
23 Şubat 2015
NASIL BİR ÜNİVERSİTE-II (SUSTURULMUŞ AKADEMİK CAMİA)
16 Şubat 2015
NASIL BİR ÜNİVERSİTE
12 Ocak 2015
B.O.P. (II)
01 Aralık 2014
B.O.P.
24 Kasım 2014
MEDENİYET
18 Kasım 2014
BEDELLİ ASKERLİK
10 Kasım 2014
SENİ BİR TÜRLÜ DOĞRU TANIYAMADIK…
03 Kasım 2014
ETİK ve ERDEM
27 Ekim 2014
APOLİTİK
Haber Yazılımı