Yazı Detayı
21 Aralık 2015 - Pazartesi 10:50
 
BAŞKANLIK
Prof. Dr. Kamil GÜNGÖR
gungor72@hotmail.com
 
 

Bir tartışmadır sürüp gidiyor; benim bildiğim tam çeyrek yüzyıldır. Zira 1989-93 yılları arasında kamu yönetimi eğitimi alırken de vardı bu tartışma… İkinci cumhuriyet tartışmalarına ek olarak. Görüldüğü kadarıyla sorun çözülemediği gibi, çözüleceğine dair kısa vadede bir ümit de yok. Malum; konu anayasa değişikliğini gerektiriyor ve iktidar partisi konuyu meclisten geçirecek bir çoğunluğa sahip değil… Uzlaşma mı dediniz? Türkiye bunu neredeyse hiçbir zaman başaramadı.

Siyaset bilimi dersinde demokrasi teorileri işlenirken, birbirine zıt iki görüşten hareket edildiğini hatırlıyorum. Kimi siyaset bilimciler demokrasinin bir “uzlaşma”, kimileri de “çatışma” olduğunu ileri sürmekte idi. Ama demokrasinin bir uzlaşma kültürü olduğu görüşü baskındı. Bunun toplumsal birlikte yaşama sözleşmesi olan anayasalardaki karşılığı ise “consensus”tür. Bir başka deyişle demokrasinin aslında bir “uzlaşma” olduğu konusunda bir “consensus”ten bahsedilebilirdi. Ama her nedense bizde “çatışma” tarafı dominanttır.

Demokrasi bundan böyle yeni bir aşamaya evrilir mi bilinmez ama Fransız devrimi sonrası “çoğunluğun” iradesi kutsanıyordu. Bir başka deyişle; eğer herhangi bir şekilde % 51 çoğunluk sağlanmışsa, geriye kalan % 49 bu iradeye boyun eğmek durumunda idi. Örneğin dünyanın başına gelmiş geçmiş en büyük bela olan Hitler çoğunlukçu demokrasinin egemen olduğu bir dönemde iktidar oldu. Belki de bu yüzden Winston Churchill demokrasiyi “berbat bir rejim” olarak nitelendirmişti. “Halkın kendi kendini yönetmesi” ise hiç bir zaman mümkün olmamıştır. Demokrasi yine de pozitif yönde gelişmiş, çoğunlukçu demokrasi süreç içerisinde yerini “çoğulcu” demokrasiye bırakmıştır. Bir başka deyişle artık iktidarlar gelişen sivil toplum ve medya gücü sayesinde “yapamayacağı” şeylerin de olduğunu öğrenmişlerdir.

Kim ne derse desin konu insan faktöründe düğümlenmektedir. Baksanıza monarşik İngiltere yazılı bir anayasası bile olmadığı halde gül gibi yönetilebilmektedir. Türkiye’ye ise adeta anayasa dayanmamaktadır. Zira hukuk içselleştirilmiş değildir. 1982’den beri delik deşik olan anayasanın orijinalinden neredeyse hiçbir şey kalmamıştır ama, yeni bir anayasa da çıkarılamamıştır. Tabii çok önemli bir konu da o ki; başkanlık sistemi bir takım çevrelerce “rejim sorunu” olarak görülmektedir. Hani şu Türkiye’deki “oligarklardan” bahsediyorum. Türkiye’deki bu “kurucu irade” halka dayanmadığı için Cumhurbaşkanlığı, asker, yargı, bürokrasi gibi kurumları bir emniyet sibobu olarak mutlak surette ve sürekli kendi uhdelerinde kalacağını hesabediyorlardı. Geçmişte kendilerine rağmen Cumhurbaşkanı adayı olanların kafasına silah bile dayamışlardı.

Mevcut sistemin elbette işleyişten kaynaklanan pek çok sorunu vardır. Bu sorunlar zaman zaman çok ciddi maliyetler yükleyebiliyor ülkeye… Sorunlar tam bir kördüğüm oluyor. Çok temel milli meselelerde bile anlaşma sağlanamıyor. Çok ciddi tarihi fırsatlar altımızdan kayıp gidiyor. Örneğin 1990’lı yıllar böyle idi. Finalini 2001’de yaptı ve sonraki yıl yapılan seçimle Türkiye yeni bir döneme girdi. Bu süreç ezberleri alt üst etti. Kaleler bir bir düştü. Rüyada görseniz hayra yormayacağınız şeyler gerçek oldu. Statükonun temsilcileri ne yapsa kar etmedi. Tökezletti, yavaşlattı ama yaşanan değişimi durduramadı. Cin şişeden çıkmış, surda bir gedik açılmıştı bir kere… Oysa parlamenter demokrasiden başkanlık sistemine geçiş bir rejim değişikliği filan değildir. Demokrasinin sınırları içerisinde taşları yerinden oynatacak çok köklü bir reformdur. Bir sistem değişikliğidir, ancak kesinlikle bir rejim değişikliği değildir.

Elbette dünyada parlamenter rejimler de vardır, başkanlık sistemleri de… Bu sistemlerin bulundukları ülkelerde sorunlar da yok değildir. Her iki sistem de tartışmaya açıktır. Ancak Türkiye’deki sistemin bir örneği, elbette gelişmiş ülkeler bakımından, mevcut değildir. Parlamenter rejimlerde kral, kraliçe, cumhurbaşkanı gibi devletin başındaki kişi ya da kurumun “ülkeyi temsil” dışında “koordinasyon” vazifesi de vardır ve bu durum iki başlılık oluşturmamaktadır. Düşünsenize İngiltere’de kraliçe hükümetlerin icraatlarına karşı çıksa neler yaşanır. Ama İngiltere kraliçenin nezdinde temsili de olsa hala birçok ülkeyi yönetmektedir.

Bizde geçmişte de çift başlılık vardı bu dönemde de (Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği son dönemi kastediyorum) vardır. Geçmişteki örneklerini hatırlarsınız. Özal ile Akbulut ya da Mesut Yılmaz, Demirel’le Özal ya da Erbakan, Ahmet Necdet Sezer ile Ecevit ya da Erdoğan… Atama krizlerinden, anayasa fırlatma krizlerinden, temsil krizlerinden… bahsediyorum. Bugün uyumluymuş gibi gözüken hükümet de aslında tam bir çift başlılık potansiyeli taşımaktadır. Şimdilik belki tolere edilebilir. Zira Cumhurbaşkanı ve İktidar partisi benzer tabanlara hitap ediyor. Bir tarafta yetkisi gayet geniş bir cumhurbaşkanı, diğer yanda parlamenter rejimden gücünü alan hükümetin varlığı ileride, yaşanabilecek ciddi sorunlara gebedir.

Mevcut durum fiili başkanlık  olarak da kabul edilebilir aslında… Zira güçlü liderliği olan, üstelik meclis iradesiyle değil, halkın iradesiyle “seçilmiş” bir cumhurbaşkanı iş başında… Partisi ise iktidar… 1982 anayasasının verdiği güçlü yetkileri kullanma noktasında çekinceli davranmayan Cumhurbaşkanı geçmişteki “teamül” ezberlerini de yıkmıştır. İfade etmekte fayda var; yine aynı anayasaya göre, Cumhurbaşkanı yürütmenin başıdır ve icraatlarından sorumsuzdur. Neredeyse hiçbir şekilde de yargılanamamaktadır. Ama bunun gelecekte de böyle olacağı garanti edilemez.

Aslında daha yüz yıl önce bile bu halk bir başkan (padişah) tarafından yönetiliyordu. Atatürk ve İnönü’nün bir başkan olmadığını kim ileri sürebilir. Korkulan elbette “Türk Tipi” başkanlıktır ama bunun zaten de böyle olması gerekiyor. Zira her ülkenin değişkenleri birbirinden farklıdır. Sürekli ABD ve Fransa örnek verilir ama, Brezilya, Rusya, Kuzey-Güney Kıbrıs, Azerbaycan, Arjantin, Şili, Venezüella, Peru, Orta Asya Cumhuriyetleri, Afganistan, Endonezya, Ermenistan, Güney Kore, İran, Mısır… gibi bir dizi ülke de başkanlıkla yönetilmektedir. Bu ülkelerin hepsi de “kendi tipidir.”

Elbette Esed gibi, Sisi gibi ya da ya da Afrika’daki bazı diktatörlükler başkanlık sisteminin örnekleri değildir. Çünkü bu ülkelerin hiçbirisinde gerçek bir seçim olmamıştır. Türkiye elbette ciddi sorunlarına rağmen yarım yüzyıldan fazladır sahip olduğu bir demokrasi deneyimine sahiptir. Bel altı pek çok kampanyaya rağmen, seçilmiş olanın meşruiyeti tartışılmamaktadır. İşte 7 Haziran seçimleri, işte 1 Kasım seçimleri… Eğer muhalefet anlaşabilseydi, 7 Haziranda iktidar değişebilirdi. Kimse de buna itiraz edemezdi. Başkanlık sistemine karşı çıkanların büyük korkusu o ki; bir daha ila nihaye iktidar yüzü göremeyecekler.

Demokrasi bir tahakküm rejimi değildir. Elbette gücünü bir araya getirmiş kesimler iktidar olacaktır ama demokrasi zaten biraz da “çoğunluğun” rejimi değil midir? Globalleşen dünyada insanların eğitim düzeyleri bu kadar yükselmiş, sivil toplum kurumları önemli ölçüde oluşmuş, medya gücü dengelenmiş, milli geliri psikolojik sınırı aşmış bir Türkiye’de “fren-denge” sistemi kimsenin “diktatörleşmesine” yol açmaz. Elbette muhalefetin görüşleri önemlidir ama geçmişte birçok örnekte görüldüğü gibi muhalefet başaramayacağını bile bile kararların geçişini geciktirmek üzere önergeler vererek meclisi kilitlemiştir. Başkanlık bu kilidin de çözülmesi demektir. Başkan hiçbir şekilde tek adam değildir. Bir taraftan kamuoyu dengesi, bir taraftan da kurumsal dengeler vardır. Dünyanın yetki olarak da en güçlü lideri olan ABD’de başkan Obama 2013 yılında bütçeyi geçirememişti hatırlarsanız…

Parlamenter rejim başkanlık sisteminin daha gelişmiş sonraki aşaması da değildir. Türkiye’de yukarıda da ifade edilen örnekler göstermektedir ki, hukukun içselleştirilememiş olması sorunların çözümünü yavaşlatmaktadır. Başkanlık sistemini, istişare kültürü zayıf toplumlar için hızlı karar almanın da bir yolu olarak düşünmek gerekir. Elbette bu tartışmalar demokrasinin kendi içerisindeki tartışmadan öte anlam taşımıyor. Winston Churchill’in “demokrasinin en iyi ikinci rejim” olduğu yönündeki görüşlerini önemsemek gerek…

 
Etiketler: BAŞKANLIK,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
18 Kasım 2019
BÜYÜK YANILGI
11 Kasım 2019
ZUHURAT...
04 Kasım 2019
ÖZGÜRLÜK YA DA HUZUR
21 Ekim 2019
ZOR OYUNU BOZAR MI
14 Ekim 2019
SESSİZ ÇIĞLIK
07 Ekim 2019
‘OKU’MA…
01 Ekim 2019
Haraç mı Azaldı Yoksa Bağımsızlık mı Arttı
23 Eylül 2019
PAYLAŞMANIN GÜCÜ
09 Eylül 2019
KÜRESEL DÜŞÜN, YEREL ÇÖZ
19 Ağustos 2019
Mücahitlikten ‘Müsaitliğe’ Giden Yol
29 Temmuz 2019
BAŞKALARININ ACISI
22 Temmuz 2019
BATI(L) MEDENİYET(İ)…
08 Temmuz 2019
KADIN ERKEĞE EŞİT Mİ OLMALI…
01 Temmuz 2019
MURSİ…
17 Haziran 2019
K.A.D.E.M.
10 Haziran 2019
İTİBAR SUİKASTI
20 Mayıs 2019
SEFERE TALİP OLMAK
13 Mayıs 2019
BÜYÜK YANILGI
08 Mayıs 2019
ÖFKE
29 Nisan 2019
SEFER…
15 Nisan 2019
SIĞ DÜŞÜNCE
08 Nisan 2019
ŞAH-MAT
01 Nisan 2019
‘OLAN’DAKİ HAYIR
25 Mart 2019
BEKAA
29 Ekim 2018
EĞİTİMDE ALGI YANILMASI
22 Ekim 2018
YUMUŞAK GÜÇ (GÖNÜL COĞRAFYAMIZ)
15 Ekim 2018
AJAN RAHİP
08 Ekim 2018
McKinsey
01 Ekim 2018
YERLİ-MİLLİ
24 Eylül 2018
KRİZ Mİ DEĞİL Mİ
17 Eylül 2018
YAHUDİLER (Küresel Haydut)
10 Eylül 2018
YAHUDİLER (Biz Bitti Demeden Bitmez)
27 Ağustos 2018
Yahudi Yerleşimciler-2
11 Ağustos 2018
DOLARIN ATEŞİ
30 Temmuz 2018
Yahudi Yerleşimciler
23 Temmuz 2018
YAMAN ÇELİŞKİ
16 Temmuz 2018
AHTAPOT
11 Haziran 2018
ALTI DEĞER
03 Haziran 2018
BÜYÜK ÜLKE REFLEKSİ
21 Mayıs 2018
SİYASET Mİ POLİTİKA MI?
15 Mayıs 2018
Piramit Medeniyeti
07 Mayıs 2018
ZOR ZAMANDA KONUŞMAK
30 Nisan 2018
Öğrenilmiş-Öğretilmiş Çaresizlik
25 Nisan 2018
BASKIN (SEÇİM)
09 Nisan 2018
BÜYÜK TEHLİKE
02 Nisan 2018
Oligarşinin Tunç Yasası
26 Mart 2018
KORKU EŞİĞİ
19 Mart 2018
Oltanın Ucundaki Solucan…
05 Mart 2018
28 ŞUBAT (İKİNCİ YAZI)
28 Şubat 2018
HESABI SORULAMAYAN 28 ŞUBAT
19 Şubat 2018
DERSHANELERİN KAPATILMASINA DAİR EKONOMİK BİR YORUM...
06 Şubat 2018
FAŞİZM – FANATİZM - 2
30 Ocak 2018
FAŞİZM - FANATİZM…
15 Ocak 2018
Medeniyet Perspektifi
08 Ocak 2018
KÖLELERİN ONURU
01 Ocak 2018
HALİNDEN MEMNUN OLAN KÖLELER-7
25 Aralık 2017
HALİNDEN MEMNUN OLAN KÖLELER-6
18 Aralık 2017
HALİNDEN MEMNUN OLAN KÖLELER-5
11 Aralık 2017
HALİNDEN MEMNUN OLAN KÖLELER - 4
04 Aralık 2017
DURUMUNDAN MEMNUN OLAN KÖLELER-3
27 Kasım 2017
DURUMUNDAN MEMNUN OLAN KÖLELER- 2
20 Kasım 2017
DURUMUNDAN MEMNUN KÖLELER
13 Kasım 2017
SUSTURULMUŞ AKADEMİK CAMİA…
06 Kasım 2017
Kapitalizmin Yok Etmekte Olduğu Aile
30 Ekim 2017
CUMHURİYETE BİR DE BÖYLE BAKIN…
23 Ekim 2017
KRAL ÇIPLAK DEMENİN ZAMANI GELDİ
02 Ekim 2017
DAHA KÖTÜ SENARYO NE OLABİLİR Kİ…
25 Eylül 2017
15 TEMMUZ BAŞARISIZ MI OLDU
18 Eylül 2017
Bir Lokma Bir Hırka mı?
11 Eylül 2017
VİZYON VE FERASET
30 Ağustos 2017
ARAKAN NERESİ…
14 Ağustos 2017
Cola...
18 Temmuz 2017
Çember Türkiye için Daralıyor mu?
03 Temmuz 2017
BAŞBAĞLAR
20 Haziran 2017
O MU BU MU?
12 Haziran 2017
KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI
05 Haziran 2017
ÖLÜM - ORUÇ
29 Mayıs 2017
AKILLI BESLENME...
22 Mayıs 2017
FANATİZM
08 Mayıs 2017
İHTİYAÇLARIMIZ SINIRSIZ MI…
24 Nisan 2017
FAİZ LOBİSİ VE SURİYELİ…
10 Nisan 2017
REFERANDUMDA SAADET PARTİSİ
02 Nisan 2017
VESAYET
27 Mart 2017
ÜÇ AYLAR GİRERKEN
20 Mart 2017
SİYASETTEKİ KAN DAVASI...
13 Mart 2017
İÇİMİZDEKİ BEYİNSİZLER...
27 Şubat 2017
AKADEMİSYEN…
20 Şubat 2017
FETÖ VE İRAN...
13 Şubat 2017
SÖZ KONJONKTÜRE GÖRE DEĞİL "HAKİKAT" OLDUĞU İÇİN SÖYLENMELİDİR
06 Şubat 2017
GÖLGE OYUNLARI
30 Ocak 2017
Bakalım Başkanlık Sisteminde Bir Sorun Var mı?
23 Ocak 2017
BANANE AMERİKADAN...
10 Ocak 2017
İRAN’IN DEĞİŞ(MEY)EN ROLÜ
02 Ocak 2017
ET ÜZERİNDE YAPILAN TAĞŞİŞLER
26 Aralık 2016
PARANTEZ
19 Aralık 2016
Şİİ HİLALİ...
05 Aralık 2016
SAMİMİYET…
28 Kasım 2016
ÖĞRETMENLER GÜNÜ…
21 Kasım 2016
BİR EĞİTİM ELEŞTİRİSİ…
14 Kasım 2016
FAŞİZM MANİFESTOSU
07 Kasım 2016
FİLMİ İZLEDİM
31 Ekim 2016
NÜKLEER ENERJİ TÜRKİYEYE NEDEN GEREKLİDİR?
24 Ekim 2016
KRAL ÇIPLAK DEMENİN ZAMANI GELMEDİ Mİ?
17 Ekim 2016
ADALET BU OLMAMALI...
10 Ekim 2016
ÇÖKEN SIFIR SORUN POLİTİKASI
03 Ekim 2016
DAEŞ…
26 Eylül 2016
BEŞTEN KÜÇÜK OLAN DÜNYA KİME HİZMET EDER
19 Eylül 2016
GÖRECEKSİNİZ ÇOK UZAK OLMAYAN BİR GELECEKTE PKK MARJİNALLEŞECEK
05 Eylül 2016
HALKIN FARKINDA(SIZ)LIĞI
29 Ağustos 2016
CELLADINA ÂŞIK OLAN ÜLKE
22 Ağustos 2016
"AZ GELİŞMİŞ ÜLKELER KENDİ ORDUSUNUNU İŞGALİ ALTINDADIR"
15 Ağustos 2016
GELİYORUM DİYEN TEHLİKE...
19 Temmuz 2016
MÜRTED
27 Nisan 2016
24 NİSAN SOYKIRIM İDDİALARIN DAİR BİR DEĞERLENDİRME
04 Nisan 2016
BİRKAÇ GÖZLEM-4
28 Mart 2016
BİR KAÇ GÖZLEM-3
21 Mart 2016
BİR KAÇ GÖZLEM (2)
14 Mart 2016
BİR KAÇ GÖZLEM…
29 Şubat 2016
BU DA BENİM GÖZÜMDEN 28 ŞUBAT
22 Şubat 2016
DEMOKRASİ- DİN PARADOKSU
08 Şubat 2016
JÜRİSTOKRASİ
01 Şubat 2016
NASIL BİR ÜNİVERSİTE (DEĞİŞİM İHTİYACI)
18 Ocak 2016
TÜRKİYE’NİN NÜKLEER ENERJİ İHTİYACI
04 Ocak 2016
MONŞER DİPLOMASİSİ
14 Aralık 2015
RUSYA KRİZİ
02 Kasım 2015
1 KASIM
26 Ekim 2015
MUTLULUK YOLU
19 Ekim 2015
SEÇİME ENDEKSLİ PSİKOLOJİK HAREKÂT (II)
12 Ekim 2015
SEÇİME ENDEKSLİ PSİKOLOJİK HAREKAT
21 Eylül 2015
PKK TERÖRÜ VE SEÇİMLER
31 Ağustos 2015
SİVİL DARBE GİRİŞİMİ DERİN KOMPLO
17 Ağustos 2015
KAVRAMSAL YABANCILAŞMA
10 Ağustos 2015
DEMOKRASİ DİNİMİZ OLMAMALI
27 Temmuz 2015
HUKUK GARABETİ
05 Temmuz 2015
BAŞBAĞLAR
22 Haziran 2015
BİR SEÇİMİN ARDINDAN
08 Haziran 2015
SEÇİM ANALİZ
01 Haziran 2015
SEÇİM
18 Mayıs 2015
GENOCIDE-V (HÜKÜMETİN SOYKIRIM AÇIKLAMASI)
05 Mayıs 2015
GENOCIDE-IV (HÜKÜMETİN ÇIKIŞI)
27 Nisan 2015
GENOCIDE-III (GERÇEKTE NE OLDU)
20 Nisan 2015
GENOCIDE II (24 NİSAN)
30 Mart 2015
GENOCIDE (SOYKIRIM)
09 Mart 2015
NASIL BİR ÜNİVERSİTE IV (YÖNETİŞİM-ÖZERKLİK)
02 Mart 2015
NASIL BİR ÜNİVERSİTE-III (GOVERNANCE-YÖNETİŞİM)
23 Şubat 2015
NASIL BİR ÜNİVERSİTE-II (SUSTURULMUŞ AKADEMİK CAMİA)
16 Şubat 2015
NASIL BİR ÜNİVERSİTE
12 Ocak 2015
B.O.P. (II)
01 Aralık 2014
B.O.P.
24 Kasım 2014
MEDENİYET
18 Kasım 2014
BEDELLİ ASKERLİK
10 Kasım 2014
SENİ BİR TÜRLÜ DOĞRU TANIYAMADIK…
03 Kasım 2014
ETİK ve ERDEM
27 Ekim 2014
APOLİTİK
Haber Yazılımı